16 Ocak 2012 Pazartesi

Uzun zaman oldu aslında yazmayalı... Beni bile şaşırtacak kadar uzun... İyi mi kötü mü bilemiyorum... Belki okuldan uzaklaşmanın verdiği hayat koşturmacası, belki eskisi gibi beni derinden etkileyen duygusal şeyler olmaması- canım yandığında yazanlardanım ben daha çok-, belki de duygularım bu kadar gidip gelirken, hayatımda ilk kez kendimi sorgulamadan, akışına bırakarak yaşamak istedim... kim bilir...

Ama bugün kar yağdı işte... Aynı anda, iş dönüşü servise bindiğimde Yüksek Sadakat-Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer çaldı... Sonrası Irvin D. Yalom'un Nietzche Ağladığında adlı kitabında Nietzche'nin baş ağrılarını tasvir ederken dediği gibi oldu: "beyindeki doğum sancıları"... aynı anda bir sürü düşünce, duygu dansedercesine kafamın içinden çıkıverdi. Daha fazla müzik dinledim, kendimi dinlemem gerekiyordu çünkü. Neyi neden yaptıımın-ya da yapmadığımın- farkına varmam gerekliydi artık. Çok yakın bir arkadaşımın bana cumartesi sabahı dediği gibi "kendimi dinlemeliydim."

Ve dinledim...

Sevmek- sevmemek arasında gidip gelmelerim... Elde etmek mi yoksa etkilenmek mi ikilemlerimi... Hepsini masaya yatırmaya çalıştım... Denemeye daha açık bir insan haline gelmeme rağmen, bir o kadar da korktuğumu gördüm... Kendimi koruma iç güdümün eskisinden daha fazla olduğunu gördüm... Ama artık karşımdakine şans verdiğimi, kapıları insanların yüzlerine kapamadığımı da gördüm... Doğru yerlerde mi bilmiyorum ama hislerim için risk alabildiğimi, duygularımın daha fazla arkasında durabildiğimi gördüm... En önemlisi de birisi için yeniden heyecanlanabileceğimi, telefon çaldığında kalbimin güm güm atabildiğinden, ellerimin titrediğini de gördüm...Midemin alt üst olduğunu, biraz uzun süre haber alamadığımda meraktan çıldırdığımı gördüm... Kısacası aşkın her an çıkıp gelebileceğini gördüm... Sadece onu kucaklamak için ne kadar hazırız orası bir muamma:)

19 Ağustos 2011 Cuma

Sevmediğimi sandığım un kurabiyesi


Tam yazmaya başlayacakken masamın üzerinde duran minik, kalp şeklinde, ev yapımı un kurabiyeleri ile yanında dumanı tüten kahvem dikkatimi çekiyor. Bir an kafamdan bir düşünce bulutu geçiyor "iyi de ben un kurabiyesini hiç sevmezdim ki" diye ve tüm aklımdakileri, yazmak istediklerimi unutuveriyorum.

Evet, ben un kurabiyesini hiç sevmezdim. O ağızda dağılmasını, toz gibi oluvermesini ve hatta tadını da sevmezdim. Ama şimdi masamda bana göz kırpıyor ve artık sevmiyorum diyemiyorum.

Sonra kahve... Bana kahveyi sevdiren yurt geceleri miydi yoksa dostlarla akşam "bir kahve içeriz" tadında planlanan buluşmalar mıydı bilmiyorum. Belki de sadece Starbucks'tı kim bilir. Ama şu an baktığımda kendimi bir kahve tiryakisi olarak görüyorum. Öyle ki sabah kalktığımda, yüzümü yıkadıktan sonra yaptığım ilk iş cattle'a kahve suyunu koymak oluyor. Haftada en az bir kez yolum Starbucks'a düşmezse sanki bir şeyleri atlamış gibi hissediyorum.

Ve daha bunun gibi nicesi... Enginar, kırmızı salata, ilginş salatalar,brokoli gibi üniversiteden önce "Asla!!! Ağzıma sürmem!" diyerek burun kıvırdığım ama giderek daha da sevdiğim yiyecekler... "Yok artık, bu tarz şeyleri giymem" diye konuştuğum uzun, uçuş uçuş etekler, büyük yüzükler, yaz günü boyna dolanan şallar...

Bir de değer vermek var... Hayatıma asla almam dediğim, aynı hayatları yaşamıyoruz, aynı dili konuşmuyoruz dediğim insanları sevdim, arkadaş oldum. Tipim değil, dünyada son adam kalsa buna kimse bakmaz diye yorum yaptıklarım gün geldi dengemi sarstı. Kısacası olmaz diye düşündüklerim bir şekilde oldu, hayatıma girdiler ve bazıları kaldılar, çok yakınım oldular. (Ve evet, bazıları da gitii)

Bakıyorum da ne kadar çok sevmediğim, sevmeyeceğimi düşündüğüm, yapmam dediğim şeyi sevip, yapıp bir de üstüne sahiplenmişim. Değişmişim... Kendim farkına varmadan, ama bir o kadar da farkındalık içinde, bambaşka bir Duygu oluvermişim.

Şaşırıyorum kendim için bu kadar net gördüğüm şeylerin değişiminde bile bu kadar rahatlığı gösterebildiğime...
Şimdi ise içimde hafiften bir sevinç dalgası yükseliyor, merakla birlikte. Çünkü merak ediyorum hayatımda neler değişeceğini, bundan x yıl sonra nerede ve ne yapıyor olacağımı. Nelerin değişeceğini, nelerin aynı kalacağını, bu değişimlerin beni nasıl etkileyeceğini...

Bir yanım bilmek istiyor ama öte yanım tamamen bilmekten korkuyor...Gözlerinin yanmaması için elini göz hizasında tutmuş, güneşe bakmayan çocuk gibi...


27 Haziran 2011 Pazartesi

Bir fotoğraf karesiydi her şeyi darmadağın eden…




Tıpkı durgun bir suya atılan bir taş gibi... Beklendiğinden daha fazla ve daha uzun süreli etki yaratan… Oysa her şey ne kadar da sakindi… Ne kadar yerli yerinde ve karmaşadan uzaktı… Yaklaşık 1 ay önce kendi hayatımı kendi ellerimle darmadağın ettiğim o günün ardından yaptığımın en doğrusu olduğuna inanmakla geçen zaman… Kendimi mi kandırdım diye düşünüyorum şimdi… Ama biliyorum ki yapabileceğim en doğru şeydi o. Boşa geçen onca zamandan sonra yapabileceğim en iyi şey tüm köprüleri bir daha geri dönüşü olmayan bir şekilde yıkıp, uzaklaşmaktı… Çünkü biliyordum ki ufacık bile bir ihtimal olsa geri dönmeme sebep olacak kendi hareketlerini kontrol edemeyen bir uyurgezer misali ayaklarım geri gidecekti… Sanki canı yanan, yavaş yavaş tükenen ben değilmişim gibi…İşte tüm bunları bilmek, yaşamak ve yorulmak… Bu sebepler gittim ya da gitmeye çalıştım. Belki de kendimden nefret ettirdim bilmiyorum. Ama yaptım işte… Bazen bir şarkı duyduğumda ya da kafam hafiften iyi olduğunda, bir pişmanlık duygusu sardı bedenimi ama o kadar emindim ki doğrusunu yaptığıma 5dkdan fazla durmasına izin vermedim, o hissin bedenimde… Ta ki bugüne kadar… O resmi görene kadar… Senle ilgili düşüncelerimde yaşattığım, seni defalarda affetmeme sebep olan ve hep hayallerimde kalacak olan o görüntüyü çat die karşımda görene kadar…

Beklenmeyen bir deprem gibiydi belki ama biliyor musun bu sefer gerçekten başarmışım sanırım. Çünkü bu sefer hissettiğim şey pişmanlık değildi. Bambaşka bir histi bu, şimdiye kadar hiç hissetmediğim bir ağırlığın arkasından gelen bir hafiflik hissi… Uzun süren bir koşunun arkasından nefes nefese kalıp da sonra bir yerde oturup dinlenmek gibi… Çok yoruldum ama bitti… Ve ben yeniden koşmak istemiyorum... Yeniden hayatıma girmeni de nefes nefese kalmayı da istemiyorum… Sonu mutluluk olsa da istemiyorum hem de…

Ama bunu bugün ilk ve son kez söylüyorum… Galiba seni özlüyorum…

22 Mayıs 2011 Pazar

Birini çok iyi tanımaktan dolayı biter aslında çoğu zaman her şey…



Biliyorum ilk bakışta çok saçma geliyor bu söylediğim. Kendisiyle çelişiyor gibi geliyor hatta. Çok iyi tanımak ve bitiş…

Birisini çok iyi tanıyorsanız eğer, onun neyi sevdiğini, neyin mutlu ettiğini bildiğiniz kadar neye kızdığını, neye üzülebileceğini ve neye sinirlenebileceğini de bilirsiniz. Hangi tavrınızın onu şımartacağını bildiğiniz kadar hangi sözünüzle onun hayatını altüst edebileceğinizi de bilmenizdir birini çok iyi tanımak…

Güzel olduğu kadar da tehlikelidir… Çok güneşli ve sıcak bir havada çok dalgalı, tehlikeli bir denizde yüzmek gibidir. Yanlış bir kulaç attığınızda ya o dalgalar sizi yutar ya da kıyıya o yakıcılığa savuruverir… İşte böyle bir şeydir birini çok iyi tanımak.

Gereğinden fazla ama gereğinden de az bilmektir bir insanı tanımak… Gereğinden fazla bilmektir çünkü…

Bir tartışma anında, ağır sözleri art arda sıralarken neyin onun canını yakacağını bildiğinizden doğru (ya da belki de çok yanlış) olan sözlerin ağzınızdan bilinçsizce dökülmesidir. Aslında kendiniz de tam olarak inanmasanız bile, sırf onu sinirlendireceğini, kıracağını ve gecesini (ya da en azından o anını) zehir edeceğini bildiğinizden en çok taktığı şeyleri suratına tükürür gibi söylemektir.

Gereğinden az bilmektir çünkü…

Atladığınız çok önemli bir ayrıntı vardır. Bu söyledikleriniz asla affetmeyeceği şeylerdir. Şimdiye kadar yapılan hatalar, bir şekilde oluşan yanlış anlaşılmalar affedilmiş, unutulmuş olabilir. Ama bu söylenenlerin dönüşü yoktur. Bundan sonrası ise pişmanlık, vicdan azabı ve doğruyu yaptım düşüncelerinin çelişkileri içinde kıvranmakla geçer bir süre…

Tüm bu denklemdeki hata nerede peki? Sayıları yuvarlamakta sanırım. Karşınızdakini “tam olarak tanıdığınızı” sanıp aslında çok iyi tanıdığınızı unutmaktır buradaki hata. 99% bile olsa bunu 100% kabul edip, 1%lik bilinmezlik payını hiçe sayıp, her şeyi iyi biliyormuşçasına davranıp, dönüşü neredeyse imkânsız olan bir yola sapmanızdır.



Kendime not olsun bu da:
Birisini tam anlamıyla tanımak güzel bir şeyken, birisini çok iyi tanımak tam anlamıyla büyük bir risktir. O nedenle eğer tam anlamıyla tanıyamıyorsan, çok da derine inmeden “sadece” tanımak daha iyidir aslında. Çünkü çok da iyi bilmediğinden daha dikkatli davranırsın, ne kırılırsın ne de birbirinizi hırpalarsınız. Daha az yorulursun.